Büyük kırılma!

Bir gün hayatımda önemli bir değişiklik yapma arifesine ulaştım. Değişikliğin niteliğini ya da niceliğini anlatmanın burada bir yararı yok. Bu herkesin başına geliyor. Bir şey değişmeli, denen o nokta. Ruhsal yorgunluk had safhada. Artık taşıyamam bunu diyorsunuz. Ama onun yerine ne getirebilirsiniz bilmiyorsunuz. O sıralarda bir duyuru düştü bilgisayarıma... Ji bo jiyaneke nû, pê li pedale bike.... Eko-Jin bisiklet çağrısı yapıyordu. 9 Ağustos-23 Ağustos arası Dersim’den başlayacak olan yolculuk Irak sınırını geçerek Erbil’de son buluyordu. Diyarbakır Bisiklet Topluluğu ile yine Güneydoğu’dan bir ekoloji topluluğu bir araya gelmiş Eko-Jin adlı bir ekoloji kolektifi kurmuştu. Çevre için pedala davet ediyordu. Başvurdum. Gidebilir miydim? Bütün yolculuğa katılabilir miydim? Ya pedal arkadaşlarımı yarı yolda bırakırsam? Üstelik oradan kimseyi tanımıyordum. Ya onlarla anlaşamazsam? Keşke Ankara’dan birileri benimle gelseydi. Üstelik Doğu? Bütün ön yargılarım… Güya eşitlik, birlik, adalet kavramlarını savundum, hala savunuyorum, hep savunacağım; yine de içimde bir “ama, fakat, lakin, mı?”… O durumla karşı karşıya kalınca uzun uzun, çok uzun zamandan beri önyargılarımın beni korkularla örülmüş duvarların arkasına hapsettiğini fark ettim yeniden. Neyse, ben böyle duvarları çok kırmıştım, yine kıracaktım. O duvarların sanal olduğunu, gerçekle hiç alakası olmadığını çok kez görmüştüm. Bu da başka bir sınav olacaktı işte. Geçsem de geçmesem de başarılı olacağım bir sınav.

Çocuklar, ev, kariyer, para, o, bu, şu demeden çok hızlı bir şekilde hazırlandım ve inanın tamamen “beklentisiz” bir şekilde kendimi yola çıkardım. Çıkardım diyorum, çünkü o güne kadar pek çok kez yalnız yolculuklar yapmış olmakla birlikte ilk defa tamamen yalnız, aklımda ya da yüreğimde kimse olmadan ilk defa yola çıkıyor ve hiç tanımadığım bir yerde, hiç tanımadığım insanların yanına gidiyordum. Yola çıkma düşüncesi yerine kendimi yola çıkarıyor olma düşüncesi bana iyi geldi. Zaten az önce dediğim gibi o kadar büyük bir değişimin arifesindeydim ki, aslında yola çıkacak takati bile bulamayabilirdim. O yüzden, ben, beni kaldırıp yola çıkardı işte.

İyi ki de kaldırmış.

Turun başlayacağı günden 2 gün önce Dersim'e vardım. Önceleri ekipten sandığım, daha sonra ise sadece bana yardım etmek için geldiğini anladığım bir arkadaş beni terminalden alıp Munzur boyunda çadır kurulan bir alana götürdü. Ne muhteşem bir yerdi. Orada kamp kuran başka insanlarla,dostlarla, tanıdık ve arkadaşlarla harika bir kahvaltı yaptık. Sonrası kendimi dinlememi sağlayan bir sessizlik, ruhumu renklendiren bir yeşillik, üzerimdeki tüm karalıkları söküp atan ve ve bana sıkı bir tokat atan buz gibi bir çağıl su. Munzur'la tanışmamız aynen böyle oldu. Akşam ateş başı, tatlı sohbetler... O gece yatıp uyandıktan sonra sanki başkalaşımı hissettim. Bakalım ne çıkacaktı bu başkalaşımdan. Biraz antrenman yapmak için sürüş yaptım Munzur boyunda. İçim gitti. Hem güzelliğine, hem de tehdit altında oluşuna. Böyle bir doğa harikasını yok etmeye çalışmak ancak tam bir katliam olarak adlandırılabilir. Terk edilmiş eski bir dinlenme tesisinde durdum. İşte burada yaşayabilirim diye düşündüm. Öğlen sularında Eko-Jin ekibinin toplandığını duydum. Belediye'ye kadar çıkmam gerekiyordu. Munzur'dan Belediye'ye çıkış sıkı rampa. Ağustos'un öğlen sıcağında gittikçe dikleşiyor sanki. Nihayet vardım. Tanışma, kaynaşma, hazırlanma, Dersim'de basın açıklaması derken yola koyulduk.

Daha doğrusu onlar koyuldu. Ben kilitlendim. Grubun içinde kendimi yaşlı mı gördüm, yoksa o gün menstürasyon döneminin ilk günleriydi de yorgun muydum, ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama ilk rampalarda tıkandım. Basamıyorum. Herkesin performansı çok iyi gibime geliyor, utanç, baskı, kızgınlık daha da yoruyor beni. Arkada kalınca artçılar sanki fırça atıyor bana, belki de gerçekten atıyorlar. Bilmiyorum. Her ne ise, olmadı işte. O akşam kendime şöyle dedim: Sen rbunu yapabiliyorsun, yapacaksın da. Ona buna sataşma, çok geride kalırsan da sorumluluğu üstlenirsin. Ama yapacaksın. Bunun için buraya geldin. Evet, elbette ki sınırlarım vardı. Ama sınırlar kırılmak içindi ve ben de o gün bunu kırmaya karar verdim. Ertesi gün sanırım daha iyiydim. Sonraki gün rampalı bir yere geldik. Orada araca bindim. İyi ki de binmişim. Eko-Jin'in aslında neden yollara düştüğünü kavradım bu şekilde. Tam bir doğa ve insan katliamına karşı bir eylemdi. Aslında teorik olarak bunu bilerek katıldım tura. Ama pratikte kimlerin, nasıl insanların, neler yaptığını ve bunları nasıl yaptığını bisiklet sürerken anlamak mümkün değildi. Köylerde yerli ve yersiz (GDO'lu ve hibrit) tohumlar hakkında bilgi alışverişi yapılıyor, yerli tohumların ne kadar önemli olduğu anlatılıyor, üstelik tohum takası yapılıyordu. Bir fotoğraf çeken arkadaşımız vardı, bir de film çeken. Bu arkadaşlar sayesinde sürüşün bir de belgeseli oluşturulacaktı. Arkadaşlar sadece bizi çekmiyordu. Her geçtiğimiz yerde yolun içerisine girip, oradan buradan doğanın nasıl katledildiğine dair görüntüler alıyorlardı. Ne iş ama!!! Anladığım kadarıyla bizden çok daha fazla terlediler.

Terlemek deyince. E, Ağustos sıcağı. Kolay değil. Sabahın körü çıkıyoruz yola. Artık 3 oluyor, 4 oluyor. Beş altı saat sürüyoruz. Sonra duruyoruz. Ama bir sefer öyle olmadı. Sür sür yol bitmiyor. Ilısu Barajı'na doğru yol alıyorduk. Güneş tepeye çıktı hala yol bitmiyor. Üstelik işin kötü tarafı dinlenmek için tek bir yer bile yok. Ne benzinlik< ne dinlenme tesisi. Hadi hepsini geçtik, bir ağaç bile yok. Asfalt aşağıdan, güneş yukarıdan kavuruyor. Derken bir inşaat alanına geldik. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. İçeri girdik. Dedik bizim biraz dinlenmemiz lazım. Hay hay dediler, içeri girdik. Susuzluk bizi kavurmuş. Su dolabına yapıştık ama sadece çay bardakları var. 20 kişi kadarız. Birkaç bardak, iki küçük musluk... Orada bir arkadaşın tüm kavrulmuşluğuna rağmen kenarda beklediğini gördüm. Sırasını bekliyordu. Bir anda kendime geldim ve ben de kenar çekildim. Susuzluk kötüydü evet, ama daha ölmüyordum ve kolay kolay da ölmeyecektim. Bundan emindim. Arkadaşlar sırasıyla sularını içtiler. Ben de 2 bardak içtim, tadına vara vara. 2 küçük çay bardağı susuzluğumu almıştı. Bir şey daha öğrenmiştim. Sakin ol... Sonra dışarı çıktım, inşaat hortumunu buldum. Altına girip bir güzel ıslandım. Birkaç arkadaş daha aynı şeyi yaptı. Gölgeye çekilip biraz dinlendik. Süper bir deneyim daha yaşamıştım.

Uğradığımız her ilde/ilçede ilgili belediyeye uğradık. Yapılan işlerden bahsedildi. Bisikletin önemi vurgulandı. Kimi yerlerde Belediye Başkanları bisiklete bindi. Halk hep olumlu tepki verdi. Hem yolda hem yerleşimlerde. Bazen parklarda kaldık. Perde açıldı. Enerji, bisiklet, tohum vb. konularda film gösterimleri yapıldı. Büyük ilgi ve sevgiyle karşılandık. Beni en çok etkileyen Şırnak oldu. Nasıl bir coşku, nasıl bir heyecan. Kurşunlarla delik deşik edilmiş ünlü Ömer Kabak meydanında yarım kalmış bir inşaatından damında yer kurdular bize. Halılar serilmiş. Oturduk, geldiler, ayağa kalktık, herkesle tokalaştık, tekrar oturduk. Kısa bir formal konuşma yaptık. Sonra sohbet. İnsanlar yıkanmak için bizi evlerine davet ettiler, çamaşırlarımız yıkanıp kurutularak getirildi. Hediyeler, ikramlar diz boyu. Biri gidiyor, diğeri geliyor. Arada çay ya da tütün ister misiniz, getireyim mi diye soran cin gibi gözleriyle çocuklar, çocuklar, çocuklar... Çocuklar yerine tütüncüye gitmeyi tercih ettim. Orası da ayrı bir maceraydı. Ne kadar güzel bir adam! Ne kadar ilginç bir dükkan! O gece damın üzerinde uyuduk. Gerçek bir sevgi ve barış mesajı verdiğimizi düşünüyorum. Geldiğimiz andan itibaren kameralar ve siviller bizi kontrol etti. Sabah bir akrep çıkışa kadar güvenliğimizi sağladı.

Ve Roboski. Aslında ayrı bir bölüm hak ediyor burası. Nam-ı diğer Uludere. Oraya zaman darlığından dolayı araçla gittik. Ama en fazla 2 saat süren 80 kilometrelik yol 6 saat sürdü. 6 kontrol noktası vardı çünkü. Yine yol boyunca akan derenin üzerinde 5 tane baraj inşaatı. Güvenlik gerekçeli. Her tepede kalekollar. Cascavlak kalmış tepeler. Yangın nedeniyle. O da güvenlik gerekçeli. Nihayet Roboski'ye ulaştık. Bizi bekliyorlar. Ellerinde kaybettikleri 34 kişinin fotoğrafları. Kadınların hepsi yaslarının sürdüğüne işaret siyah giyiyor. Yine de yüzlerinde bir memnuniyet. Selamlıyorlar kendi dillerinde. Aynen tekrarlıyorum doğru olup olmadığını bilmeden. Niyetin dili ortak. Anlıyorlar. Yine bir damda toplantı yapıyoruz, paylaşıyoruz. Sonra bir proje kapsamında "mayın" dersi veriliyor çocuklara. Dikkatle dinliyorlar çocuklar, sorular soruyorlar, hatta şakalaşıp gülüşüyorlar ara ara. Kendi çocuklarımı düşünüyorum. Aynı ülkede öğrenilmesi gereken şeylerin farklılığı beni ürkütüyor. Evlere dağılıyoruz. Ben ve iki arkadaşım "E....."nin evine gidiyoruz. E...., bombalama olayında 15 yaşındaydı. Hikayeyi anlatıyorlar. Anneanne gözyaşlarına boğuluyor. Sadece dinliyorum, bir ara içimden geldi, anneanneye sarıldım. Ortak bir dilimiz yoktu ama vardı. O konuştu, ben dinledim. Gözyaşlarını sildim. Anne ve Baba isyanda. Bir aydınlık insanlar. Bir bilgili insanlar. Şaşırıyorum. Acılı insanlar bekliyorum ama burada hak arayan insanlar var, üstelik neyi nasıl arayacaklarını bilen, her konuya hakim insanlar var. Kendimden utanıyorum, onlar adına onur duyuyorum.

Roboski harika bir köy. Dağları, ağaçları, suları, bereketi. Bir kadına bu konuda ne kadar şanslı olduklarını söylüyorum. Kadın, başıyla onaylıyor ama yüreğinin acısı, başından çok daha ağır: Güzel ya, ne işe yarar ki, diyor. Munzur'daki terk edilmiş dinlenme tesisinden sonra sırtını kayalıklara vermiş, yanı başından su akan, uzun yeşil ağaçların arasında kalan bir ev, bana "Evet" dedirtiyor, "Burada da yaşayabilirim".

İnsanlarını çok sevdim Roboski'nin. Çocukluğumdaki mahallemi hatırlattılar bana. Açık, bilgili ve şehirde tanıdıklarımdan daha bilinçli. Konuk olduğum için mi? Hayır. Bundan eminim. Çünkü 2 yıl kadar önce oraya yerleşen barış elçilerini de tanıdım. Onlar da beni bu konuda desteklediler. İnsanlar hala insan orada. Her şeye rağmen, belki de ortak acıları sayesinde. Dersim'deki insanları da çok sevdim. Emin olun Ankara'da Ulus'a gittiğimde daha çok bakış ve laf alıyorum. Roboski'de yürüyüş yaparken kayboldum. Garip bisiklet kıyafetim, sarı saçlarım kimsenin bir acayip bakışına maruz kalmadı. Dersim'de bisikletimle Belediye'ye giderken bir kişi bile bana laf atmadı, benimle İngilizce konuşmaya kalkmadı. Ama Ankara'da Kızılay'da bunları yaşayabiliyorum.

Önyargılarım çatır çatır kırılıyordu artık. Ben, korkularım yüzünden hayatı kendime dar etmiştim. Bunu biliyordum. Ama şunu fark etmiştim: Adını bile bilmediğim korkularım varmış ki, bunlardan yusuf yusuf kaçarmışım. O kaçışa kaçış diyebilsem korkuyu da fark ederdim muhtemelen. Ama kaçış demiyormuşum, adına başka şeyler diyormuşum. Bunlardan bazıları da önyargı imiş. Yine kendimden utandım, değiştirmeye karar verdim. Bir tık daha hafifledim. İşte özgürlüğün tadı yavaş yavaş ruhuma sinmeye başlamıştı.

Başkalaşım tamamlanıyordu.

Yorumlar